Bir yelkenli tekne ve bir karavan ile hayat bulan Denizin Fatihi ismi; eşimin isminin Deniz, benim ismimin ise Fatih olmasının sonucu :) Denizin Fatihi kimi zaman karada, kimi zaman ise denizde tecrübe ve maceralarını paylaşıyor.
Bu arada Denizin Fatihi sadece Deniz ve Fatih'in isimleriyle anılıyor gibi görünse de biricik kızımız Tuana Su ve oğluşumuz Milo da en az bizim kadar yaşanmışlıkların içinde...
Toplamda 3 gece 4 gün süren Lotus Yat Kaptanlığı Eğitim Seyrini kısa notlarla anlatmaya çalışacağım;
Önce
ekibi tanıtarak başlayım isterseniz. Ekibimiz Mehmet Erem, Selma Ömür,
Can Ateş ve ben Fatih Tanış tan oluşmaktadir efendim. Kayığımız LOTUS
Begonvil
İlk
gece uçaktan inip havaş ile Marmaris terminaline oradan da Selma hanım
ın bizi alarak tekneye varışımızla başladı. Tekneye ulaşmamız Akşam
saatlerini bulduğu için seyre çıkılmadı. Teknede kamaralara
yerleşmemizin ardından ekip olarak iskelede ayrılan masamızda
yerlerimizi aldık. Aynı iskelede bağlı olan Avara kaptanı Erol Akyiğit,
misafirleri Erkan Bey ve Ayşe Hanım la bir süre sonra masamızda bizlere
katıldılar. Erol abiyi ben daha önceden tanıyordum fakat misafirleriyle
tanışmak bizler için sürpriz oldu. Sebebini yazımın ilerleyen kısmında
hep beraber göreceğiz.
!! MEREM !!
1. Gun
Simi seyri :
Sabah
9 gibi kalkıldı. Seyir hazırlıklarına başlandı. Saat 10 civarı
bulunduğumuz Begonvil iskelesinden avara olundu. İskele kontra kolayina
bir ruzgarla 3 saat civarinda sürdü yolculuğumuz. Seyirlerde hiç
durmadan her boş vakitte sözlü eğitim yapıldı Mehmet Erem tarafından.
Tüm ayrıntılarıyla Yat Kaptanlığının incelikleri elimizdeki yazma
tahtasına ve sonrasında uygulamalı olarak haritalar ile masaya
yatırıldı. İlk önce dik tepelerinin ve denizinin beni her seferinde
ayrı büyülediği Thessalona koyunda deniz molasi verildi, demir atma
pratiği yapıldı. Orada bize Avara ve mürettebatı katıldı. Sonra Pedi de
konaklamak üzere birlikte demir alındı ve seyre çıkıldı. Yaklaşık bir
saat sonra Pedi deki Beton iskele ye aborda olmak üzere hazırlık
yapıldı, detaylı şekilde yanaşma taktikleri tartışıldı. Pedi de
deniz molası verilerek dinlenildi ve daha sonra Simi ye gitmek üzere
topluca otobüse binildi. İlginçtir ki otobüste bu aylarla mı alakalı pek
bilmiyorum ama yaş ortalaması sanırım 70 in üzerindeydi ve bu bize
kendimizi oldukça olgun hissettirdi. Hep birlikte Simi de alışveriş
için markete uğrandı. İhtiyaçlar karşılandı. Akşam sahilde bulunan
Pandelis restaurant da likidler eşliğinde çok keyifli bir aksam yemeği
yenildi. Likidlerin dozu arttıkca ekiplerde bir bir çözülmeye, samimiyet
doruk noktaya ulaşmaya başladı. Nitekim sonrasında bulduğumuz çok
eğleneceğimiz bir barda müzik dinlenip dans edilmeye geçildi. Artık
burada dananın kuyruğu kopmuş iki ekibin de fırlamaları su üstüne
çıkmış, tüm Simi bizim Ankara oyunlarıyla oynar hale gelmişti.(Aramızda
Ankara lı olsaydı daha iyi olacaktı ama neyse)
Saat bayağı ilerlemiş eğlencenin dibine vurulmuş likidler görevini icra
etmiş bir halde dönüş için araç aranmaya başlandı. Nitekim bilenleriniz
vardır. Simiden pediye en son araç yanılmıyorsam 23.00 dür. Nihayetinde
bizim samimi eğlence anlayışımıza uyum sağlayan bar çalışanlarının da
yardımıyla bir kamyonet bulunmuş ve biz erkekler kasasında yerlerımızı
almış olduk.
Tabi bu arada elimizde shut bardakları (dökülürse az zayi verelim
amcımız) içlerinde de Metaksa eşliğinde. Pedi ye vardığımızda kamyoneti
kullanan arkadaşa lütfen kasanın damperli olduğunu söyle tarzında
yakarışlar duyulmadı değil. Nitekim sürünerek de olsa bir şeklide
sağsalim kayıklarımıza vardık. Bilmiyorduk ki bu gecenin macerası yeni
başlıyordu. Ben hemen Mahir abinin gıcık olduğu meşhur kablosuz ses aygıtını en olası romantik müzik ile donatarak ortama bir romantızm kattım. Katmaz olaydım.
Bizim aşık misafirler Erkan ve Ayşe Lotus un güverte de başladılar
aşkın ve tutkunun dansı tangoya hemen. Neyse yine bardaklar doldu doldu
boşaldı Lotus un havuzluğunda hep birlikte. Başlandı hatıralar
anlatılmaya hep birlikte. Bi ara Selma ve Ayşe hanım aşağı indiğinde
Erkan abi açılmaya başlamaz mı. Abi ben aslında geçmişimi size pek
anlatamadım hanımların yanında. Ben eskiden Londra Playboy vıdıvıdı
sıydım. ( Ne oldugunu unuttum Playboy dan sorumlu Londra Bakanı gibi
bişeymiş) Haydaaaa kardeşim şimdi mi söylenir bu. Son gece hatta son
saatlerde, engin tecrubelerinden faydalanmadan seni nasıl bırakalım dimi
ama. Aklımıza gelen binbir soruyu adama yönlendirdik tabi biz hemen. O
ablalar insan mı ne yer içerlerde bu güzellik vb.
Adam ambole olmuş bir şekilde başladı anlatmaya. İşte ben saydığım
kadarıyla 12 tanesi ile arkadaşlık kurdum şu kadar görüştüm en uzun
falan demeye. Üzerine şu anda ben bir kaç playmate kızı ile komşuyum
oturduğum sitede demez mi. Muhabbetin sonrasını zaten hatırlamıyorum. (Rtük kararı ile )
Masum Köylüler
Bar henüz dağılmamışken
Sevgili Selma Hanım ve Misafirimiz Ayşe Hanımlar Erol Taş Abimizle bu karemizde de.
Pek Alkol Kullanmayan Erol Taş Pardon Akyiğit Ağabeyimiz.
Farkettiyseniz Fotograf Bile Çekemediğimiz Anlar.
2. Gun
Palamutbükü Seyri :
Planımız,
gece iyice dinlendikten sonra sabah uygun bir vakitte uyanıp,
Palamutbüküne yani Mahir Günşıray ve Eşi Cloud un bulunduğu limana
bağlanmaktı. Seyrimiz eğitim ve tartışmalarla çok keyifli sürdü.
Yanılmıyorsam saat 5 civarı idi. Benim kaptanlığımda Palamutbükü ne
vardık. Palamarımızı Mahir ağabeyin elinden almak ayrı bir zevkti. Ve
kıçtan kara sağsalim liman a bağlandık. Bir saat kadar hoş geldiniz
kokteylinden sonra akşam yemek için sözleşerek ayrılındı. Hemen kıyıda
bulunan bir restaurant ta Mahir abi, Eşi, Can, Mehmet Abi ve Selma hanım
ile akşam yemekleri yenildi. Ve sonrasında gece seyri yapmak üzere
hazırlıklara başlanıldı. İstikamet Dirsekbükü maksat gece seyri
incelikleri eğitimi.
Sevgili Mahir Ağabey ve Kaptanı Deryamız Mehmet Erem Ekmek ile Puro Takası Yaparken.
Bulunamayan dirsek
Kaptanımız
üstadımız sağolsun, sayesinde konaklayacağımız koy olan Dirsekbükü ne
gece seyri ile, sadece harita ve kerteriz pusulası yardımıyla tüm
görebildiğimiz fenerleri haritadan kontrol ederek, hiçbir elektronik
cihaz kullanmadan geldik. Ama nasıl ? …. ayrıntılarda tabiki .
Tabi
ki bunun için önce üç ayrı noktadan kerteriz alındı.Bu kerterizlerden
ilki bir Fener idi. İlk görülen sancak tarafımızdaki bu fenerin, yine
sancağımızdaki belli bir derecede haritada ve gerçekte fenerin önünü
kapayacağı bir burunun derece ölçümü yapıldı ve o dereceye kadar seyre
devam edildi. Çünkü koyun tam ağzına en yakin o şekilde gelinebilecekti.
Velhasıl bu rota bizi koyun ağzına, yani çıplak göz ile içerideki demir
fenerlerinin görülebileceği mesafeye düşürecekti. Nitekim düşünülen
pozisyona hesaplanan şekilde gelindi. Bu arada araya bir anekdot
ilave etmeden duramayacağım. Mehmet Abi hesap yapmak için bir harita
masasına, bir hazuluğa mekik dokurken biz kendisini izliyor merakla
bakıyoruz. Allah Allah diyorum ben içimden bu adam niye bu kadar
heyecanlı gidip geliyor. Meğer Gps in pili bitmiş oda manuel harita
hesabı ile yerimizi tespit edip rota belirliyormuş. Neyse koyun ağzına
geldikten sonra beyler dedi ‘koy girişi biraz çetrefilli gözünüzü dört
açın bir yere bindirmeyelim’ E Mehmet Abi niye Gps ten açıp bakmıyoruz
koy girişine dediğimde. Yok ki kardeşim Gps in pili demez mi.(Bunu da
yazmadan duramayacağım; arada kopya çekmek için onun el Gps ini
kullanıyordum sorularına cevap vermek için aleti açık unutmuşum) Nası
olmaz abi benim yanımda iki tane Navionics(İpad ve İphone) bir tanede
Garmin Deniz Haritalı El Cihazı var deyince. Al onları tıpa yap teknene
demez mi. (Bu benim yorumum tabi) ‘Ben bir saattir ne için uğraşıyorum
bilmiyormusunuz ter attı her yerimden koyun ağzını tutturacağım diye
niye söylemedin Fatih cim’. ‘Abi ben ders zannettim o koşturmacayı ne
güzel öğreniyorduk’ dediğimde ‘Neyse bunuda iyice tatbik etmiş oldunuz’
yanıtını aldım Kaptan’ı Deryamızdan.Tabi sükunetle.
Aslinda bulunan ama biraz terleten dirsek yani.
3. Gun
Gece
seyrinin sabah 6 civarı bitmesi ile kamaralarına çekilen ekip, öğlen
sularında tekrar uyandı. Sabah yapılan mükellef bir kahvaltının ardından
son eğitim günümüze girmiş bulunuyoruz. İlk işimiz ‘karadan koltuk
aldığımız sancak kıç omuzlukta bağlı olan halatımızı rüzgarın dirise
etmesi sonucu ne yapmalıyız’ dersi oluyor ki durum da o zaten o an.
Benzer uygulamaların yazı tahtası üzerinde örneklenmesinden sonra
Sevgili Mahir ağabeyin Dirsekbüküne yaklaştığı haberini alıyoruz. Bizde
misafir ağırlamak üzere ders için dağılan tekneyi toparlamaya
başlamıştık ki. Ciddi ve bir o kadar sıkıntılı bir olay gelişiyor. Lotus su aliyor !
Bir
gun onceki, sancak kontra 25 derece tam arma orsa seyirde ipuclarini
veren yine sancak kic kamaranin paspasi olmustu aslında. Ama kıç
kamarada iki acemi çaylak olduğumuz için biz işi uyanamadık tabi.
Evet Lotus nasıl olduğu belli olmayan bir şekilde su aliyordu.
Gelelim
konuya. Hep birlikte ortalığı toparlıyoruz. Mehmet abiye kilit lazim
oldu. Farş tahtalarinin altinda oldugunu ogrendiğim kilit kutusunu
bulmaya gittim. Aman tanrim ne göreyim! Sintine tamamen sular altinda.
Hemen kaptana bilgi verdim. İnanmakta zorlansada görünce ikna oldu tabi.
Hemen motor bölmesi açıldı tahmini derinliği bir metre olan sintine
tamamen su dolu. Mehmet abi durum değerlendirmesi yapmak için hemen traş
olmaya gitti tabi.
Şaka bir yana. Kaptan ilk iş hemen elektriği kesti. Çocuklar
‘sıkıntımız var’ dedi Can ve beni aldı yanına. Açın bakalın diğer farş
tahtalarını dedi. Biz elimize bir kova ve maşrafa benzeri aletler alıp
başladık suyu kovalara oradan da lavaboya boşaltmaya. Ben bu kadar
hacimli bir sintine daha önce görmemiştim şahsen. Biz Can ile boşaltma
işlemi yaparken Kaptan da aldı takımları eline fizibilite yapıyor.
Nihayetinde anlaşıldı ki motorun deniz suyu alım hortumu bir şekilde
hasar görerek suyu sintineye kaçırıyordu. Hemen borunun hasarlı bölgesi
kesilip ek yapılarak önce bu sıkıntı giderildi. Gelelim sonra ki işlere,
volan koruması civataları gevşek çıktığı için onlarda sıkıldı güzelce.
Tabi benim aklımda bir soru işareti var bu motor suyun içinde kaldıysa
elektrik bağlantıları için ne yapılmalıydı. Kaptana soruyorum durumu
evet haklısın onlarıda check edeceğiz yanıtını alıyorum. Gerekli
kontrolleri yapıyoruz. Ama aklımıza gelmeyen bir olay var motorun gevşek
olan volan bağlantılarından su alıp marş motorunun içine su girmesi.
Nitekim her şeyi nizami hale getirip kontrolleri de yaptıktan sonra
makinaya basıyoruz ve gayet güzel çalıştığından emin olup kapatıyoruz
motor dairesini. O arada Mahir ağabeyler gelmiş bize aborda olmuşlar ama
biz harıl harıl su boşlattığımız için kafayı çıkarıp bir merhaba bile
diyememişiz. Bizi soran Mahir abiye Kaptan ın cavebı; ‘cocuklara ödev
verdim onu yapıyorlar birazdan gelirler’ oluyor. Biz sessiz sessiz
gülüp çalışıyoruz tabi bu arada. Durumu belli etmeyeceğiz ya. Neyse sonuçta sıkıntılar giderilip her şey halloluyor. Tabi şimdilik.
Misafirlerimizle
bir iki saat vakit geçirdikten sonra. Biz dönüş yoluna çıkmak üzere
hazırlıklara başlıyoruz. Tekneyi neta edip alıyoruz demirimizi, görülen
hiçbir sorun olmadığından emin olarak rotamıza giriyoruz. Hisarönü
körfezinde ciddi bir rüzgar ile eğitime devam ediyoruz. Hatta o rüzgarda
balonumuzu basıp ‘broşa nasıl düşülür ve çıkılır’ eğitimi alıyoruz. Ve
sıra son dersimiz olan Man Over Board tatbikatına geliyor.
Yapılamayan Man Over Board !
Tüm sözel anlatım tamamlandıktan sonra hazırlanan kobay insan ( büyük bir halat rodası bağlanmış balon usturmaça)
denize atılıyor. Kaptanımız Can. İlk görsel teması sağlayan Mehmet Erem
‘Denize Adam Düştü’ ikazını yaparak arkasından halat bağlı Can simidini
atıyor. Can Kaptan motor çalıştırıp tatbikata geçeceği sırada aaa o da
ne motor marş basmıyor.
Bir daha bir daha derken hiç tık yok. Marş motoru hiç hareket etmiyor.
Haydaaaa bütün ekip kopuyor tabi gülmekten. Mehmet Abi olan bizim
malzemelere olacak çocuklar hemen biriniz bota diğeri de benimle makine
dairesine diye komut veriyor tabi. Can bot kaptanımız bu arada. İlk
geldiğimiz günden beri her boşlukta bota atlayıp koyları teftiş ettiği
için ona bu lakabı uygun görmüştük.
Nitekim biz aşağı iniyoruz o da ne içeride bir duman. Mehmet abi yine
elektrikleri kesiyor hemen. Makine dairesi açılıyor. Marş motorunun tüm
kabloları yanmış ve motorun kendisinide zortlamış çıkıyor. O arada Can
bizim kobayı almış gelmiş. Ben hemen dümene çıkıyorum. Can da elektrik
okuduğu için marş motorunun başına Kaptan ın yanına geçiyor. Evet şu an
motorumuz yok ve dışarıda değişken olmakla birlikte iğnecikten gelen 20
knot civarı bir hava var. Biz bu rüzgarı geniş apaz kullanarak
gireceğimiz koya en yakın düşeceğimiz noktaya dümen tutmalıyız. Bu durum
çok elzem bir durum değil aslında. Nihayetinde biz Kaptanı Derya mız
Merem Kaptanımızdan üç gündür zaten bunun eğitimini aldık. Ama arkamızda
bir motor güvencesi olmaması tabi ki insanı düşündürüyor. Çünkü
sorumluluk bende ve Lotus un Kaptan ı motor dairesinde. Ve herhangi bir
hatamda bana yardıma hemen gelemeyecek durumda. O arada rüzgar benimle
oyun oynuyor. İğnecikten gelen rüzgar arkamdaki tepelerin etkisiyle
karışıp yön değiştiriyor. Bir iki üç derken dayanamıyorum ‘Kaptan ben
ayı bacağı yapacam’ diyorum. Dur geliyorum yanıtını alıyorum. Tabi
Kaptan geldiğinde rüzgar yine yön değiştirmiş geniş apaz a dönmüş
olduğundan fırçayı basıyor bana. ‘İşim var çocum’ böyle devam et sen.
Tamam kaptanım diyorum. Nitekim koyun girişine geliyorum rüzgar arkadan
estiği için kavança atılacak bu arada. Altımdaki tekne de Lotus tabi,
Denizin Fatih i olsa ohooo. Neyse atıyorum kavançayı giriyorum koya
derin bir oh çekiyorum. Erol Kaptan Begonvil Restaurant ın botu ile bizi
yedeklemeye geliyor. Bu şeklide sağ sağlim yerimize bağlanıyoruz.
Eğitim maceramız ‘Full Eğitimle’ sonlanıyor. Aslında
İşin Başından Beri Kimsenin Aklına Bile Gelmeyen Bir Gerçek Vardır. Oda
Bu Olayların Mehmet Erem in Ekibe Eğitim Adı Altında Yaptığı Komplolar
ve Sonucundaki İşkencelerdir. Fotoğraf Herşeyi Anlatıyor.
Anlatımımda
bir yanlışlığım varsa ekip arkadaşlarımdan özür dilerim. Avara ekibinin
hoş görüsüne sığınarak kendileriyle tanışmaktan kıvanç duyduğumu
belirtmek isterim. Ayrıca eğitimle ilgili her ayrıntıya değinemedim
nihayetinde yazım eğitim değil maceralarımız hakkındaydı. Öğrettiği
engin bilgilerden ötürü Sevgili Mehmet Erem e saygılarımla.
Sizlere faklı bir hikaye anlatacağım ; 1999 yılı Ağustosun 16 ncı gecesi saat 2 civarı idi. Sakarya Merkez de olan
evimize geleli henüz 10 dakika olmuştu. Evimiz 6 katlı binanın en alt
katı, hatta altında birde garaj bulunan bir apartman dairesiydi. O gece
en üst kat komşum, yakın arkadaşım olan Şevket le birlikte gelmiştik. O
yalnız başına kendi evine, bende annem ve kardeşimin olduğu kendi evime
geçtim. Bu arada biliyor olabilirsiniz Adapazarı imarı 5 kata izin
vermekte ama ne hikmetse bizim sitedeki 20 daireli 8 binada neredeyse 7
katlı idi. Gece yarısı 2 civarı yatağıma uzandım. Baş
ucuma yatarken bir bardak suyumu, sigaramı, zippo çakmağımı ve cep
telefonumu aldım. Uyumaya koyuldum. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum,
birden çok ilginç bir gürültü ile yataktan çok yumuşak bir şekilde
düştüğümü ve üzerime anlam veremediğim bir takım malzemelerin
çullandığını fark ettim. Ayaklarımın acıdığını hissettim, ama ne olduğunu
anlamam mümkün değildi. Çünkü sırt üstü yatar vaziyetteydim ve kımıldayamıyordum. Gözüm açık iken de kapalı iken de zifiri bir karanlık
hakimdi ortama. Anlam veremediğim, gerçek dışı bir olay olduğunu sezdim.
Nefes almam ciddi anlamda zorlaşmıştı, hatta her çektiğim nefeste, ufak
partikül diyebileceğim toz parçacıkları nefes borumu kupkuru yapıyordu. O
an insan aklı yetmiyor durumu değerlendirmeye. Bir sürü kurgu geliyordu
aklıma ama hiçbiri beni kendine inandıramıyordu. En mantıklı gelen
kurgu, benim yatakta ölü bulunup defin edildiğim, ama daha sonradan bir
şeklide mezarda canlandığımdı. En mantıklı açıklama bu gibi geliyordu,
çünkü bulunduğum ortam mezardan faklı değildi. Yumuşak bir zeminde sırt
üstü yatıyor, pozisyonumu ayaklarım ve belim dönmediği için
değiştiremiyordum. Aklıma mezardan başka bir açıklama gelmiyordu. Bu
arada insan beyni öyle ilginç ki anlayamadığı durumu bir şekilde mantığa
uydurmak, aklı kaybetmemek için anlamlı hale getiriyor.
Hani bazı
testler vardır; göz yanılmasımı diyim, beyin oyunumu diyim, 'aslında cisim
mavi' ama o cisim 'limon' oldugu için, biz onu sarı görebiliyoruz. Sanırım
buna benzer bir algıyla. Beynim durumu mezar olarak algılayarak beklemem
gerektiğini biliyordu. Devamlı yarı uyur halde olduğumu farkettim.
Oksijensiz olmaktan mı, yoksa bedenim bir adrenalin yada uyuşma hali
patlamasımı yaşıyordu, bilemiyorum ama ya uyuyordum yada hep bir
baygınlık hali mevcuttu. Buna benzer bir durumu daha sonra başka bir
şeklide de yaşadım. Açık bir trafik kazasında (ciddi bir motorsiklet kazası) sağ dizim
kopmak üzere olduğu halde, ben devamlı yanımdakileri sakinleştirmek için
gülüyor, eğleniyordum. İnsan beyni çok ilginç.
Belli bir zaman
sonra zaman algım olmadıgı için tam bilmiyorum hiçbir şey yapmadan
beklemek anlamsız geldi. Ellerim belimin sağında ve solunda yaklaşık bir
on santim yeri tarayabiliyordu. İlk olarak elime su bardağım geldi.
Hani süs bardakları vardır. Plastikten, iki pvc katman içerisinde su
varmış gibi bir sıvı olan, bosken baktıgınızda su varmıs gibi görünen.
Bardak oyle bir bardaktı. Bardagı elime aldım hafıf salladım, su sesi
geldi. İnanılmaz susamama rağmen, dik vaziyette hemen bıraktım. Olurda
dayanamazsam, cok zorlandıgımda, içinde su olduğuna inandıgım bardaktaki suyu
içerim dedim.
Ellerimi zeminde biraz daha gezdirdiğimde, zippo çakmagım
geldi elime. Çok sevindim, ışık yapabilirim, etrafımı görebilirim dedim.
Ve hemen çakmagı çaktım. Çakmak yanmadı, tekrar çaktım yanmadı. Ellerim belimin
ön tarafına uzanabiliyordu ama başımı kaldıramıyordum. Sankı alnımda
mezar tahtaları vardı. Başımı yan cevirerek cakmagı tekrar caktım, hiç
degılse cakmak tasının ısıgı ıle bırsey gorurum belki diyerek. Baktımki
mezarda değilim. Göçük benzeri bir yerdeyim.
Bu nasıl olabilir! Ben nasıl
bu yere gelmiş olabilirim!
Televizyonda seyrediyoruz her türlü şeyi
acaba savas mı cıktı dedim, oyle olsa patlama olurdu. Oyle degılse ne
olmus olabılırdı. Sonra durumu anlamlandıramayacağımı anladım. Buradan
kurtulmak için bir şey yapmalıydım ama ne?
Ellerimle aramaya devam ettim,
bir tane tornavida geldi elime. Bu çok anlamlıydı. Ne yazık ki eğer
olurda burada ölecek olursam dedim, bu benim acılarımı azaltabilir diyerek
sakladım onu.
Aramaya devam ettim, ama baska birşey bulamadım. Sonra ben
burdan nasıl kurtulurum diye dusunmeye basladım. Çok uzaklardan bir ses
geliyordu 'sankı hani asfalt kıran delgiler vardır o ses'. Sanırım
dedim ben bir yerde mahsurum ve benim burada oldugumu biliyor, kurtarmaya
geliyorlar. Onlara, burada oldugumu bir şekilde haber vermeliydim.
Zippoyu aldım elime hemen, elimin yanında soguklugundan anladıgım bir
demir filizi duruyordu. Zippoyu ona belli bir tempo ile vurmaya basladım.
Bagırmak istiyordum ama sesim çıkmıyordu, belkı şoktan dedim. O andan
itibaren devamlı zippoyla ses cıkardım. Ama o ses ne yaklasıyor, nede
uzaklasıyordu. Hep aynı tempoda ve uzaklıkta çalışıyordu. Zaman zaman
aklımı kaybetme derecesine geldim, halisünasyonlar görüyor birileriyle
konuşuyordum. Ama hiçbirini daha sonradan ne hatırladım, nede ne
olduklarına anlam veremedım. Çok bekledim, ama ne o ses yaklastı, nede ben
daha iyiye gidiyordum.
Belden asagım uyusmustu, ne acıyor ,nede sıkıntı
verıyordu artık. Yaşadıgım sanrılar sebebi ile sanırım, birkaç dakıkada bir,
sanki ayağıma iğne batırılıyormuş gibi tepkiler verdiğimi farkettim. Bu
oradan çıkana kadar istem dışı, hep devam etti. Bazen bir halisünasyon sebep
oldu bu tepkiye, bazende başka bir şey, ama o neyse yapmaktan kendımı
vazgecıremıyordum. Bu şeklide çok zaman gecti. O mezardan dar yerde
yapmadıgım sey kalmadı.
Ne yapılabilir diyenler olacaktır. İlk aklıma
gelen, inancım geregı Allah a yalvarmak oldu. Ellerimin uzandığı
yerlerime dokunarak tehemmüm abdesti aldım. Göz hareketleriyle namaz kıldım zifiri karanlıkta. Uyanıkken zippoyla vurmaktan baska en cok yaptığım
bu oldu. Bu şekile bekleyerek saatler gecti. Ama hiçbirsey değışmıyordu.
Ne o ses yaklasıyordu, nede baska birşey.
Sonra farkettim ki alnıma değen
soğuk, tadı betona benzeyen bir şey artık kafamı ezmeye baslıyor. Basımı
sol omuzuma koyup o sekılde beklemeye basladım. Artık ne beynim nede
vucudum buna dayanamıyordu.
Sonra aklıma, gece evde annem ve kardesımın
oldugu geldı. Acaba onlar ne yapıyordu. Daha bir sene geçmemişti, babamı
44 yasında kaybetmemizin üzerinden. Annem ne çok üzülmüştür dedim. Kız
kardeşim ufacık yasında hem babasını hem abısıni kaybetmeyi
atlatabilecekmıydı acaba dedim. Bu düşüncelerle kendimi oyalamaya
calıştım. Sonra bir ara düzensiz aralıklarla bir ses geldiğini duymaya
basladım. Bir çekiç sesiydi bu. Dolu dolu vuruyor vurdugu şeyi ufak ufak
kırıyordu sankı. O an bir calışma oldugunu dusundum. Bu andan ıtıbaren o
ses her vurusunda daha yaklastı. Ama o kadar yavas ılerlıyordu ki
saatler gecıyordu, daha yakına gelmesı. Elimdeki çakmagı daha bir
dikkatlı vurmaya basladım. Sağ avucumun acıdıgını farkettim, ama cakmagı
sol elıme veremiyordum. Bu şekilde vurmaya, ses cıkarmaya calısmaya devam
ettim. Çıkan ses cok az bır sestı, ama tiz bir sesti. Hani kopek
düdüklerı vardır, ınsan duymaz, ama kopekler cok uzaktan duyar. O geldı
aklıma, hıc degılse bır ses cıkarıyorum dıyerek oyaladım kendımı.
Çok
zaman geçmişti.
Artık dayanamıyordum, hem dayanılmaz şekilde susamıstım,
hemde inanılmaz bir idrar birikmesi oldugunu farkettim karnımda. O an
aklıma o bardak geldi, aradım buldum koydugum yerde, ama nasıl içecektim. Çok
uğraştım, ama olmadı. En azından elimi ıslatayım, onu agzıma ulaştırmayı
denerim dedim. Elimi bardağın ıçıne soktugumda bos oldugunu farkettim ve
yıkıldım. Artık gücüm kalmamıştı daha fazla sabretmeye. Bardağı
salladım su sesı gelıyor, ama boş. Sonra anladım ki bardagın içerisinde
bır sıvı var. Kırdım bardagı vurarak. O sıvıyı elime sürüp ağzıma
ulastırdım bir şekilde. O da kalın bır sıvıydı, yağ gıbı. 'Ne olursa
olsun artık' dedım sıvıyı ağzıma sürdüm. Bir iki defada oda tukendı zaten
hemen. Ama susuzluğumu hiç geçirmiyordu. Artık takatim yoktu, hele sabrım
hiç kalmamıştı.
Tekrar başladım Allah'la konusmaya, artık aklıma ne
geliyorsa anlatıyordum, ama hiçbirinin anlamı yoktu. Mantıklı sözlerim arasında. 'Artık dayanamıyorum'
dediğimi hatırlıyorum, 'bu benim sınavım, çekeceksem de en azından ne olur
bana sabrını ver' dedim.
Nitekim bir şekilde dayanmaya devam ettim, kah
bayılarak kah uyanarak. Bu arada nefes alıyordum ama, neden oldugunu
bılmediğim bir şekilde aldığım hava yetmıyordu. Zaten çakmağın yanmamasından
anladım daha sonra, oksijen yetmiyordu. Zaman gecmeye devam ediyor,
sabrım gıtgıde azalıyordu ki; o çekıç sesı bırden cok yakından gelmeye
basladı ve bir ses 'Fatih' dedi, bir erkek sesi. Konuşamıyordum efedım diyemedim.
Ancak fısıldıyordum, oda duyulmuyordu.
Anladım ki birileri beni arıyordu.
Sevinmelimiyim, üzülmelimiyim anlamsız bir karmaşa içindeydim. Artık Vücudumu hissetmiyordum, uyuşmuştu heryerim.
Beni çıkarsalar bile hayatıma
nasıl devam edecegımı bilmiyordum. Sonra bir ses oldu, bi anda bir hava
kütlesi bulundugum ortama hucüm etti. Daha sonra, küçücük oldugunu zar
zor gördüğüm bir delik farkettim arkamda. Yaklaşık 2 metre kadar uzaktı
bana. Görebilmek için neredeyse bacaklarımı, yani belimden aşağısını
koparacaktım uzanmak için. Bir ışık hüzmesi gördüm o anda, gözlerim
görmemeye başladı. Nefes alışım çok rahatlamıştı ama gözlerime ne olmuştu.
Derken 'O ses Ben Mehmet Zonguldak lıyım seni kurtarmaya geldim' dedi. Ne
oldu bana nedir bu hal dedim. Çok susadım dayanacak gücüm kalmadı ve
inanılmaz çişim geldi dedim. 'Neee' dedi 'çişin mi geldi ' dedi Mehmet abi evet dedim
'hemen bırak altına' dedi 'sen iki gündür buradasın deprem oldu gocukte
kaldın' dedı bana.
İnanamadım.
Hemen ailem geldi aklıma Annem kardeşim
yan odamdaydı dedim 'onlar kurtuldu' dedı 'yukarıda herkes senı beklıyor'
dedı. Ama dedim benim durumum pek iyi değil, vücudumu hissetmiyorum
dedim. 'Sen takma kafana' dedi bana Mehmet abi, 'ben yanındayım' dedi. 'Ama
sende bana yardım etmelisin, ben birazdan bu delıgı buyutucem, sen bana
uzerınde baskı yapan ne varsa vereceksin' dedi. 'Ama önce çişini
yapmalısın' dedi. Tamam dedim ve saldım kendimi.
Delik büyüdüğünde akılma
ilk gelen, su oldu. Oda bana bir şişe su uzattı ama 'bana söz ver' dedi,
içmeyeceksin. 'Abi mümkün değil dayanamıyorum' dedim 'o zaman veremem' dedi.
Anlatmaya calıştı, 'suyu içersen boğulursun'. 'Bak ben madenciyim çok
arkadaşım göçükte bu yuzden hayatını kaybetti' dedı. Söz verince suyu
bana fırlattı. Şişeyi ağzıma götürdüm. Ağzıma su doluncada dayanamadım ve
içtim. Birden tıkandığımı, nefes alamadığımı anladım, Mehmet Abi dogru
söyluyordu. Az daha boğulucaktım. Bir şekilde su agzımdan burnumdan dışarı fışkırdı ve
nefes almaya basladım tekrar. Mehmet abi 'ben sana ne dedım' dıye kzımaya
basladı.
'Hadi artık' dedi bırak eglenceyi ve bana yardım et.
'Ne yapıcam
dedim' bak belinden asagısı ezılmış onları cıkarmaya calıs, bana uzat
dedı. Ama ben cıkmak ıstemıyordum ve bunu ona nasıl soyleyebılırdım.
Annemin ve kardesımın dısarıda olduguna ınanmıyor ve durumumun felçli
bir hasta gıbı oldugunu dusunuyordum.
Mehmet Abi'ye 'abi sen gıt, ben
çıkmak ıstemiyorum' dedim.
'Ne oldu' dedi durumu anlattım. 'Annen burada
dıyorum sana' dedi, nasıl ispatlayacağını düşündü, annemin tipini sordum
yanlış verdi. Artık beynim iflas etmış hiçbir seye anlam veremıyordum.
Adam bana yalvarmaya basladı, bak dedı 'psıkolojın gayet normal. Çok acın
var ve oldugun ortam senın duzgun dusunmene engel oluyor, lütfen bana
yardımcı ol. Senın ıcın 15 kısı ugrasıyoruz bu tunelde' dedi. Bir iki
dakıka sonra annemın ve kardesımın sac renklerı goz renklerı vb
ozellıklerını soyledı bana. Beni ınandırmaya calıstı yasadıklarına. Ve
beni kah ağlayarak kah anlatarak razı etti duruma.
Bende yardım etmeye basladım, üzerimde ne varsa
verdim. Bir 55 ekran tv vardı sag omuzum hızasında, cok canımı yakıyordu.
Onu cıkarmaya cok ugrastım. Daha sonra belimden asagıdakılerı vermeye
basladım, parça parca olmus beton kutlelerı ahsap mobılya parcalarıymıs
canımı yakanlar. Tek tek vermeye basladıkca rahatladı bacaklarım. Artık
azda olsa belim yerınden oynuyordu. Ama başıma baskı yapan kütle daha da
baskı yapmaya basımı hareket edemez hale getırmeye baslamıstı. Bunu
Mehmet abıye soyledım 'artık cok vaktımız kalmadı Fatih dedi, artcılar
yuzunden yıkılan bına yerıne oturuyor daha da artıcak bu' dedı. Ama ben
hala çıkmaya nıyetlı değıldım aslında. Neden bılmıyorum ama psıkolojım
darma dağın bir haldeydi. Devamlı annemın ve kardesımın öldüğünü bana
yalan soyledıklerını dusunuyordum. Bınada toplam 20 daıre, bır suru ınsan
vardı. 'Neden benımle ugrasıyorsun' diyip duruyordum Madenci Mehmet Abiye.
Oda beni razı etmek için yapmadıgını bırakmıyordu, hatta bı vakıt agladı
koca adam benımle birlikte, şimdi anlıyorum ki ters psikolojıydı bu.
Bende devamlı 'babamı yeni kaybettim artık annem kardesımde yok' ne olur
benı bırak dıyordum adama. Yeni tasınmıstık
evımıze, 1 hafta olmustu henuz, esyalar hersey yeni alınmıştı. Annem
babamla ilgili hatıraları olacak hıcbırseyı bu eve sokmamıstı, sırf biz
çabuk atlatalım diye. Kardeşim 10, ben 17 yasındaydım babam öldugunde.
Babamla ilgili bir konu açıldıgında annem hemen komık hıkayeler anlatır,
bizi güldürürdü. İlk aklıma o geldi göcükteyken, eğer annem ve kardesımde
gocukte canlı kaldıysa dedım annem su an kardesıme komık seyler
anlatıyor, onu gulduruyordur dedım kendı kendıme. Mehmet Abi dedim 'lütfen,
sana yalvarıyorum bana dogruyu soyle, soz cıkıcam, annem kardesım
gercekten sağlarmı' dedım. 'Dur lan kendım gidip görücem konusacağım' dedı.
Bir
zaman sonra geri geldi. 'Fatih cim annen ve kardesın senın gıbı gocukte
kalmıs ama hıcbırseyleri yok. Annenın ayagı ve bası kesılmıs bıraz,
kardesın ise sapasaglam' dedı. '15 saat sonra askerler cıkarmıs onları'
dedı. 'Şu an dısarıda senı beklıyorlar hatta annen buraya gırmek ıstıyor,
senın yasadıgına oda ınanmıyor' hadı gel bareber cıkalım dedi. Yavas
yavas yasama sevıncı bır duygu patlamasıyla içime girdi sanki. Ağlamaya
basladım, annem kardesım geldi aklıma mutlu oldugumuz zamanları dusundum
sankı gitgide yasamak için sebeplerim artıyordu.
Az sonra 'Abi dedim
senin ailen varmı?' 'olmazmı Fatih' dedi, 'onlarda beni bekliyor memlekette,
hadı gel kardesım üzme bizi, bak kaç kişi senin için ugrasıyoruz' dedi Madenci
Mehmet abi. Bu gün düşündüğümde pek anlamlı gelmiyor inadım ama buydu
hıssettıgım o anda. Tamam Abi dedim, ne yapmalıyım? 'Ben arkanda olan
dokuntulerı alıcam sende bana dogru gerı gerı sırt ustu gelmeye calıs'
dedi. Tamam dedim. Birkaç saat ugrastan sonra elı elıme degdı sonunda, sonra
cektı benı. Bir battanıye geldı, benım altıma onu serdiler ve
battanıyeden asılarak benı cekmeye basladılar. Omuzlarımın gecebılecegı
kadar bır delık oldugunu gordum arkamda, demir filizlerini elle
yamultuyordu Mehmet Abi. O elindeki sanırım 5 kg. balyozla acmıstı bu
oyugu. O kırıyor, arkasındaki yüz üstü yatan diğer arkadasları kovalarla
posta dedıklerı malzemelerı arkasındakılere uzatıyordu. Bos kova gelıyor
dolu olarak cıkıyordu, o mezar gibi daracık yerden.
Mehmet abi nasıl yaptınız bunu ellerin acımadımı
dediğimde 'sen gel yeter ki ne acıması be oğlum' dedi babacan bir tavırla.
Çok üzüldüm hallerine, baslarında ısıklı kasketler 60-70 santım bir
delikte bir sürü ınsan havasız susuz calışıyorlardı. Bu arada beni ufak
cocuk zannediyorlarmış. İşe baslarken tunelı cok daha dar acmıslar. En ufak bedenlı Mehmet Abi o cocuk gecıcek kadar
ufak tunellere ılk gırer, komuru gordugunde de tamam burası der asıl
tunel acılırmıs madende. O taktikle gelmişler bana kadar. Benim buyuk
oldugumu ılk sesımı duyunca anlamıslar, o yuzden cok daha uzun surmus
benı kurtarmaları. 'Bir resim bulduk' dedi Mehmet abi 'orada 7 yaslarında
bır cocuk vardı sarısındı' dedı 'sen oldugunu dusundum ama sen degılmıssın'
dedı. Abi benım o ama kucukluk resmım dedım, gülüştük tünelde. Binamız
5 katlı idi, altta garaj en ust katda da çatı katı vardı. Yani 7 kat. Şevket en ust katta
oturuyor, odasıda; dubleks olan evılerının catı katındaydı. Depremden cok
sonra gorustugumuzde 'abı ben 7. katdaki odamdan yuruyerek cıktım yola dedı, besıncı
kat dahıl yoktu ortada, catı katı hem zemın olmustu' diye ekledi. Beni
bulmak için göçüğü önce odamın iz düşümüne denk gelen yerden asagı
doğru kırmaya başlamıslar, bakmıslar kı bına temelıyle kaymıs. Bu sefer
binanın kaydıgını dusunduklerı yere dogru asagıdan kırmaya, kazmaya
baslamıslar. Sonra dedi Mehmet abi 'bir ses duyduk, çok ınce tız bır ses
çıt çıt diye gocukten gelıyordu. Sessizlik olması için herkesi uyardık
zaten iş makınası calıtırmıyordu kımse insanlar gocukte ezılmesın dıye. O
sese dogru calıştık ondan sonra hep. Bir ara ses kesıldı sonra yine
basladı. Ama merkezini hiç kaybetmedik.' Elimdeki zippo işe yaramıştı. Bu
dedim Mehmet abi bununla ses çıkardım. Demir filizi vardı yanımda ona
vurdum devamlı. 'Aferin dedi babacan Mehmet, aferin.' Zippo hala elimde ve
yumrugum kapalıydı tünelde beni çekerlerken. Yol hala bitmemişti ne uzun
gelmişti, sanki içerde kaldıgım zaman bile azdı. Sonra çok keskin bir ışık
göründü, gözlerim yanıyor tam secemıyordu. 'Şimdi dedi Mehmet abi
battaniyeyi kollarının ve ayaklarının üzerine bağlıyacağım seni yukarı
çekeceğiz' dedi. Bacaklarımı hissetmiyordum ama acımıyordu da. Yukarı
doğru çekilirken belden yukarıma devamlı bir şeyler takılıyor canımı
yakınca da durduruyor beklıyordum. Pozisyon degıstırıp devam edıyorduk. Nitekim
kurtulmuştum. Ben deliğin başında gozukunce herkes başıma üşüşmüş
battanıyenın bi ucundan tutuyordu.El ele vererek beni ilerletiyorlardı
insanlar Amcam, Eniştem, komşularımız herkes oradaydı.O an anladım
beni kurtaran madenciler yoktu artık etrafımda. Konuşamıyordum,
fısıldayarak Mehmet Abi nerde diye sordum amcama. Mehmet abi nerede? Kim o dedi sevinçten ağlayarak. Birden irkildim o nerde gitmesin dedim.
Fısıldayarak konuştuğumdan kimse önemsemedi. Bir şekilde derdimi
anlattım ve Mehmet Abi nin yanıma gelmesini sağladım. Geldi Mehmet abi.
Ufacık boylu, zayıf, yanık tenli esmer bir adamdı. 'Efendim Fatih dedi'
üzerime dogru egılıncede sarıldım boynuna, ıkımızde hıckıra hıckıra
aglamaya basladık ve bizle birlikte herkes aglıyordu. Sokaktaki insanlar,
Ambulans şoförü, doktor, hemsıreler, heskes. Annem göründü
önce göcukten yola ınınce. Battanıyeden ınıp kosmak ıstedım ayaklarım
hareket etmıyordu guvenemıyordum kendıme. Kolumu kaldıramıyordum halim
kalmamıştı artık. Sonra kardeşim cimcimem Feyzam gorundu, gerçekten
hiçbirşeyleri yoktu sapasağlam karşımdaydılar ve ağlamakla gülmek
arasında yüzüme bakıyordu ikiside. Dünyanın en mutlu insanı olacağımı
hiç düşünmemiştim. Ama Allah çok büyüktü. Ne benim nede ailemin başına
hiçbirşey gelmemişti işte. Ben orada neler düşünmüştüm oysa ki ama O nun
benimle ilgili başka planları vardı. O psikolojıyı hıc bır zaman
analayamadım. Anlayamayacaktımda sanırım. Madenci
Mehmet abi kurtardı beni göçükten evet ama kazarak değil yaşam sevincimi
psikolojımı okşayarak, bana ailemin değeri hatırlatarak. Orada
yaşanılanları bir o biliyor birde ben, Allah ondan ve onun gibilerden
razı olsun. Şimdi evlendim çok mutluyum, hatta haftaya
cocugum bile olacak daha ne olsun. Adını şimdiden koyduk 'Tuana Su'.
Cennete düşen ilk yağmur tanesiymiş.
Bu anlamını çözemediğimiz hayatta
bakalım başımıza daha neler gelecek.
Bu arada
o sakladıgım tornavıdayı hıc bulamadım gocukte. Diyorum ya Allah cok
buyuk diye. Sen ne istersen ıste ne dusunursen dusun senın bi sebebin
var yasamak ıcın sadece O'nun bıldıgı… Fatih Tanış
Su depomuz ve mazot depomuz dolduruldu. ( Su : 250 Lt. Mazot 150 Lt. ) Bir gün önceden seyir hazırlıklarımız yapıldı, Güvertemiz yıkandı, güvertemizdeki halatlarımız rodalandı. Yiyecek
stoğu ihtiyacı kolay hazırlanan gıdarla giderildi. Hazır çorba, Noodle
yani hazır makarna, kahvaltıyı kolay hazırlamak için lavaş dürümler vb.
Ayrıca bol bol taze meyva alındı. Her renkten likidler tamamlandı. Kıyafet
ihtiyacı için kolay kuruyan ve kolay yıkanan, paraşüt kumaşından yeni
yelken kıyafeti teknolojisi denilen kıyafetler görmüştüm onun şortunu
aldım yanıma ve çok memnun kaldım.
Seyir esnasında Sıkılmış bir Mailo
Gidiş
seyrimiz, rüzgarsız bir şekilde tamamen motorla ortalama hız 5 Knot
ölçülerek toplamda 14 saat sürdü. Seyrin ilk nöbeti bana aitti ve sabah 7
ye kadar sürdü. Sonrasında Özgür 2 saat kadar nöbet tuttu ve ben tekrar
uyanıp nöbeti devir aldım. Bu yolculukta en çok hoşuma giden Marmara
Denizinin ortasında hiç bir kara parçası görmeden geçen son bir kaç saat
idi. Aslında denizciliğin ne olduğunu orada çok iyi anladım, Özgürlüktü
o, bu hissi hayatımda yaşadığım hiçbir deneyimde bu kadar yoğun
hissetmemiştim. Ertesi gün saat 15:00 da Asmalı limana girildi. Uğraşlı
bir şeklide
3 metre derinliğe yaklaşık 35 metre kaloma ile çıpa funda edildi. Derin
bir nefes çekildi, benim kaptanlığımda ilk uzun seyrim başarıyla
tamamlanmıştı. Ve derin maviliklere karşı artık bir özgüven gelmişti
ruhuma.
Asmalı da iki turist
Asmalıyla ilgili kısa not : Liman, çok sessiz sakin
dinlenilesi bir liman. Her havaya kapalı. Tonoz imkanı yok, demir atmak
gerekiyor dip bol erişteli, balçık fakat liman içi çok sığ olduğu için
çok fazla kaloma vermek gerekiyor. Köyde ufak bir market, bir bakkal,
iki kahvehane, bir gözlemeci birde restaurant var. Genel ihtiyaclar
giderilebiliyor. Halkı denizci ve yardımsever, özellikle Eski sorumlu
Azem beyle tanışmanızı tavsiye ederim. Başınıza bir iş geldiğinde
kendisi hemen yardıma koşar.
İlk durağımız olan
Asmalı da bir gece kaldıktan sonra o bölgedeki diğer korsanlarla
telefonlaşmalar başladı tabi hemen. Evrensel teknesi Ömer kırcal, Araf
Teknesi Koray, Minevra İlke, Cemre Mustafa abi, Viktoria Atıl Abi. Hepsi
farklı limanlarda demirdeydiler bizim ilk durağımız Paşalimanı olacağı
için kimse ile buluşulamadı. Mesafemiz 10 mil olduğu için erken çıkmaya
gerek duyulmadı öğle saatlerinde limandan ayrılındı. Rüzgar 6-7 knot
civarında kolayına bir seyirle tam arma paşalimanına varıldı. O arada
ilke arayıp oralarda olacağını söyledi. Paşalimanı ana iskelesine
aborda olunmak üzere yanaştığımda, boş olan yerin gezmeye gitmiş iki
motoryatın yeri olduğuyla ilgili yan tekneden uayrı geldi. Nitekim
koltuk halatları ve usturmaçaları halen iskeledeydi. Bir yüzme molası
verilip ayrılmak üzere hazırlık yapıldı. O arada İlke arandı. iskelenin
yarım mil kuzeyindeki restoranın iskelesine kıçtan kara olan Minevranın
üzerine aborda olundu. Derinlik burada çok sığ yani 2 metre civarı
olduğu için Minevra nın koltuk halatları boşlanıp zinciri biraz gerildi
ve rahat bir bağlanma ile yerimize yerleşildi. Restaurant sahibi ileri
yaşlarda yorgun abimize yemek vb. durumlar için nasıl yardımcı
olabileceği soruldu. Pide, lahmacun yapabileceği ama acele etmememizi
söyledi kendisi. Uygundur diyerek siparişler beklendi ve dinlenmeye
çekilindi. Yemekler gelip yendikten sonra ada turu için karaya çıkıldı.
Paşalımanıyla ilgili kısa not :
Paşalimanında
bir restaurant, bir bakkal ve birde sahil çay bahçesi mevcut. Bağlanma
Beton iskeleye kıçtan kara veya aborda şekilde. Yada açıkta alargada
kalmak mümkün. Bu ada alışveriş yani ihtiyaclar açısından sıkıntılı. Çok
şeker bir bakkal abla var fakat herşey bulunamıyor. Gelmeden önce
ihtiyac eksikleri tamamlanmasında fayda var. Restaurant sahibine
güvenipde yiyecek yedeksiz gelirseniz açıkta kalabilirsiniz zira paranız
bolda olsa adamı iki pide yapmaya razı edemiyorsunuz. Akşam yemek
yiyeceğimizi söylememize rağmen abiyi razı edemedik bizi doyurmaya.
Abinin ocağında kendimiz yapmak zorunda kaldık. Asmalıdaki samimi
insanlrdan sonra çok garip geldi bu olay bize.
Paşalimanında bir gece konakladıktan sonra ertesi gün Avşa
adasına geçmek üzere hazırlıklara başlandı. Avşa adası merkezde alarga
imkanından başka konaklama imkanı olmadığı için yeni liman denilen yere
gitmeye karar verdik. Ama hata olduğunu oraya varınca anlayacaktık. Yeni
liman denilen yer tenha, çorak, kimselerin olmadığı ve hakim rüzgar
olan poyrazı çok fazla içeri alan bir liman. Üstüne de gelip geçen her
feribotun dalgasını içeri alan bir yer. Limana ilk girdiğimde sancak
taraftaki yelkenlilerin yanına demir atıp kıçtan kara olmayı düşündüm
ama zeminin temizliğinden emin olmadığım ve bilgi alamadığım için aborda
olmaya karar verdim. Aborda olmak üzere yanaştığımda ufak balıçı
benzeri kayıkların tonoz halatlarının suda yüzeye yakın olduğunu
farkettim ama artık çok geçti. Palamı birine dolamıştım bile.
Alabildiğim kadar yukarı çekip mecburen kestim el incesi halatı ve
kurtuldum. Ben yerleştikten sonra İlke Minevra ile üzerimize aborda
oldu. Tekneleri neta ettikten sonra adadaki geleceğimi bilen iş
arkadaşım Mahmut bey i aradım. Kendisi hemen aracıyla geldi yanımıza.
İhtiyaclarımızı kendisinin aracı ile mazot vb. tedarik ettik sağolsun.
İşler bitince Avşa merkezi dolaşmak üzere tekneleri aklımız arkada
bırakıp çıktık. Yine Mahmut bey in aracı ile önce yiğitleri araçla
gezerek sonra Avşa merkeze gittik. Avşa merkez genel olarak bir
tatilci beldesi. Fiyatlar oldukça yüksek. Bire sahil balıkçısında iki
kişi, 5 meze, iki balık ve 35 lik likide 300 TL. hesap ödedik içimiz
acıdı valla. Adayı dolaşırken İlke bizden ayrılıp tekneye dönmüştü ve
kötü haber için aradı. Tekneler içeri giren dalgalar yüzünden fena
biçimde birbirini dövüyordu. İlke ye hemen benden ayrılmasın,ı kendisini
neta etmesini söyledim zira benden daha çok kendisine zarar verebilirdi
bu durum. İlke neta olduktan sonra Araf Teknesi ile Koray gelmişti
limana. Biz halen merkezde alışveriş vb. işlerle meşgulduk bu arada. İşlerimiz
bitirip limana döndüğümüzde herkes ayrı bir yerde limana aborda olmuş
durumdaydı fakat içerisi fena halde poyraz alıyor mandar halatlarımız
senfoni yapıyordu. Mecbur kalacağız artık yapacak bir şey yok dedik en
azından sağlama alalım kendimizi diyerek bir kaç düzeltme daha yaptık. Bu
arada tonoz halatını kestiğim arkadaş geldi. Kendisi çok efendi 20 li
yaşlarda bir delikanlı. Kendisiyle ücret karşılığı helalleşildi
arkasından birlikte likidler tüketildi. Bu arada adanın Adakarası
denilen kırmızı likidi pek muhteşem tavsiye olunur. Sonrasında Araf
a geçilip orada sohbete devam edildi. İlerleyen saatlerde içimizdeki
kurt oğlum gidinde Avşa da gece hayatı nasıl bir göz atın dedi. Düştük
yollara iki turist Ömer tabi. O bar senin bu disco benim derken likidler
kafaları düşürene kadar gezip döndük kayığımıza. Gece çok rahatsız bir
uykunun ardından öğle saatlerinde uyanıp yeni rotamız üzerinde çalışmaya
başladık.
Turistler alışverişte. Şapkalar hanımlara bu arada.
Öğle saatlerinde uyanıldıktan sonra kahvaltı yapılıp etraf
kolaçan edildi. Minevra ve Araf limandan ayrılmışlardı. Bu arada Liman
içinden baktığınızda sanırsınız ki dışarıda 40 knot hava var fakat
limandan çıkıpta dümeni sancağa kırdığınız gibi hava resmen kesiliyor. Neyse
şimdiki durağımız MArmara Adası - Topağaç yaklaşık mesafe 9 mil.
Konaklamak için burayı seçme sebebim akşama doğru artık dönüşe geçmeyi
düşünüyor olduğum için yolu kolaylamak. Tabi Posedion un bizim için
farklı bir planı olduğunu bilmeden.
Yine sevdiğim bir seyir olan orsa ile tam arma başladık kuzeye doğru
yelken yapmaya. Hava 6-7 knot rüzgarlı, yarım metre civarı dalgalı
denizlerle seyire başlandı. Yaklaşık iki saat sonra topağaca giriş
yapıldı. Burası çok sevimli geldi bize. Ufacık bir beton iskelesi var
yine zeminden emin olmadığım için demir atmayıp aborda olma yolunu
seçtim. Yoksa asla Özgür kardeşimin ısrarıyla değil yani.
Neyse iskeleye yanaşırken bir vatandaş geldi bu iskelenin iskele
tarafına değilde sancağına aborda ol evlat dedi. Buraya Serar isminde
büyük arabalı feribot geliyormuş gece kalmaya. Biz zor sığıyoruz o nasıl
sığacak diye içimden geçirmedim değil hani. Nitekim denildiği gibi
iskelenin sancağına geçtik ve tekneyi neta ettik.
Topağaçla ilgili kısa not :
Topağaçta
büyük bir market, iki pideci, bir büyük kahvehane mevcut. Alışveriş
için ideal bir liman. sahilin sonundaki kumsalın önünde bulunan pideci
muhteşem pideler, lahmacunlar yapıyor. Ve sahibi çok sevimli göçmen bir
çift. Fiyatları gayet makul. Markette her istediğinizi bulabiliyorsunuz
nalburiye bile. Sormadık ama mazot dahi vardır diye düşünüyorum.
Topağaçtan
eksik erzakları tamamlayıp havanın kararmasını beklemeye koyulduk. Saat
21:00 civarı halatlarımızı alıp çıktık limandan. Deniz tam istediğim
gibi. Hatta bu güne kadar hayal edipte ulaşamadığım kadar güzel. 3 metre
dalaga yüksekliği ve 10-11 metre dalga aralığı. Tekne o kadar güzel
sörf yapıyor ki tarifi mümkün değil. Rüzgarda dar apazdan 10-12 Knot
arası esiyor. Daha isteyeyim. Tek istemeyeceğim dalga aralarının
sıklaşması. Bu arada Özgür hem karanlık hemde dalgalardan biraz korkmuş
olsa gerek kamarada Mailonun yanında. Yaklaşık bir saat seyirden sonra
korktuğum başıma gelmeye başladı. Dalgalar daha yükseldi ve araları
sıklaştı. Benim için sorun yok biraz dayak yeriz ama güzel seyir yaparız
diye düşünüyorum. Saatte ilerler murettebat yatar ben sahaba varırım
diye düşünüyorum ki Özgür içeriden çıkıp dalgaları görene kadarmış
hayallerim. Özgür yüzünü görmenizi isterdim abi bu dalgalar üzerimizden
geçiyor. Evet Özgür abi nasıl batmıyor bu tekne. Niye batsın kardeşim ne
güzel gidiyoruz işte. Abi dönelim. Konuyu uzatmıyorum ben Asmalı ya
sığınmaya karar verdım. Tabi otuz dereceden gelen dalgalar bu sefer
yandan gelmeye başladılar. Bu gibi kaba denizleri pek sevmeyen Mailo ile
Özgür başladılar selavat getirmeye. Özgür Mailoya dua bile öğretti
içeride. Yaklaşık Asmalıdan 3 mil açıktayız, motora kuvvet diyerek tam
hızımızla Asmalı ya doğru gazlıyoruz. Giriyoruz limana nitekim 45
dakikaya. Tabi Özgür ün bu limanla ilgili pek güzel anıları olmadığı için abi lütfen aborda olalım diyo bizim yedek kaptan.
Liman içini kolaçan ediyorum. Yelkenli teknelerden uzakta, büyükce bir
balıkçı teknesinin iskelesinde yer musait. Yanaşıyorum hemen Özgür
atlıyor balıkçıya halatları dublin edip bağlanıyoruz. Teknemizi neta
edip çıkıyoruz karaya. Çay içmek üzere kahvehane ye oturuyoruz. Hemen
yanındaki gözlemeciden akşam yemeğimizi yiyip dönüyoruz kayığa. Epey
yorulmuşuz, zira Avşa dan Topağac a oradan da buraya girmek karışık
denizde bizi epey hırpalamış. Hemen yatıyoruz yarın ola hayrola.
Niyetimiz sabah 8 gibi yola revan olmak hayırlısıyla.
Topağaç ta Kaptan Dinlenirken ;
Eveeeeettt gelelim seyahaetin en can alıcı gününe ;
Sabah
7 civarı dışarıda değişik olaylar ceyeran etmeye başlıyor. Hava
kapanıyor, rüzgar sertlemeye başlıyor. Bu arada biz yarı uyur
vaziyetteyiz. Saat sekiz dolaylarında birden fena bir yağmur basıyor ve
rüzgar 50 knotlara çıkıyor. Hesapta hiç rüzgar almayan Asmalı
limanındayız. Dışarıda bağırışmalar, insanlarda toparlanma telaşı. Bu
arada yağmur öyle bir basıyor ki biz kayığın kaportasını çekiyoruz ama
pvc kapakları takamadan içeride mahsur kalıyoruz. Onada bir çarşafla
çözüm buluyor bekliyoruz havanın geçmesini. Bu arada her zaman
yanaştığımız karşı tarafımızdaki yelkenlilerin olduğu bölümünde bir
hareket gözümüze çarpıyor. 50 feet civarı bir tekne demir tarayıp bir
sağa bir sola etrafındaki bütün tekneleri darma duman etmeye başlamış.
Bize uzak olduğu için yardıma gidemeden içeriden olanı biteni anlaöaya
çalışıyoruz. Ama karşısı curcuna. Bütün yat kaptanları üzerlerinde ne
varsa o şekilde çıkmış dışarı teknelerini neta etmeye uğraşıyorlar.
Allah kolaylık versin diyerek izliyoruz olan biteni. 2 saat kadar
sürüyor yağmur ve fırtına. Tüm limanı karıştırmış köyü alaşağı etmiş bu
son iki saat. Yağmur durunca burnumuzu anca dışarı çıkarabiliyoruz.
Bütün köy dağılmış. Çatılar uçmuş, evleri yağmur suları basmış,
şemsiyeler, brandalar etrafta uçuşuyor. Herkes serzeriş içerisinde.
Elektrikler kesilmiş direkler devrilmiş çünkü. Jenerötörü olan suları
onunla olmayan kovalarla boşaltmaya çalışıyor. Tekneden çıkıp hemen
yanımızdaki Gözlemeci abimize yardıma gidiyoruz. Etraf toparlanıyor,
masa sandalye siliniyor. Bütün köy enkazı kaldırmak için koşuşturuyor.
Bu arada denizden gelen bir balıkçının elinde bir telefon bir video
izletiyor köylülere. Bir bakıyoruz Tuzla da en son olan Hortumun aynısı
geçmiş meğer üzerimizden. Uzaktan kayıdı çeken köylü, korkmuş limana
gelememiş. İnternetten haberlere bakıyorum Marmara Adsında Hortum adı
altında bir sürü başlık ve video. Allah korumuş bizleri meğer. Daha
sonra karşı bölümdeki kaptanların yanına gidiyor durumu soruyoruz. Az
kaloma veren büyükce bir yelkenli demir tarayıp diğer teknelerin koç
boynuzu kurt ağzı vb. donanımlarını sökmüş atmış. Onlarda onları tamir
etme telaşında. Varmı yapılacak birşey diye sorup geçiyoruz kendi
kayığımıza. Bizde hasar tespiti yapalım diyoruz. Bizim kayıkta çok şükür
ki hiçbir şey yok. En korktuğum yıldırım düşme olayıydı ama çok şükür
ki olmadı. Arkamızda bulunan botumuza baktığımda içerisinin silme su
dolduğunu farkediyorum. Tabi hemen içini boşaltmaya koyuluyorum. Bizim
zararımız olmadı çok şükür. Balıkçı kayığına aborda olmamız büyük şans
yoksa koca koca teknelerin arasında un ufak olurmuşuz mazallah.
Fırtına geçip hava durulduğunda dönüş seyri hazırlıklarına
başlıyoruz. Hava kapalı rüzgar 10 knot civarı esiyor limanın dışında.
Geldiğim gibi yani marmara denizin ortasından, imralı adasının
kuzeyinden Yalova ya geçmek karaya uzak olacağı için riskli gözüküyor.
Bu arada Özgür Gece yaşanan dalgalardan ve sabah ki fırtınadan sonra
hafız oldu teknede dua okutmaya başladı :
Yeni rotam Marmara Ereğli si yolumuz yaklaşık 23 mil civarında.
Denizi kafadan 30 dereceden alacağız ha keza rüzgarıda. Mendil kadar bir
cenova ve motor ile 6.5 knot hız yapıyoruz. Karşımız Tekirdağ ve
üzerinde dehşet bir hava, fırtına bulutları mevcut. Yolumuz yaklaşık bu
hızla 4 saat civarı. Hava kararmadan varmak niyetindeyim. Bir saat
seyirden sonra hava sertlemeye başlıyor ve deniz kaldırıyor. Dayak yeme
merasimi başlıyor dolayısıyla. Seyrin ikinci saatinde hava iyice
sertlemiş dalgalar 2 metreyi bulmaya başlamıştı ki üzerine de büyük
taneli yağmurda baş göstermeye başlıyor. Otopilot tekrar arıza çanları
çalıyor ve gelde kolaysa sen kullan diyordu. İş başa düştü diyerek
geçiyorum dümenin başına. Tüm havuzluğu yağmur moduna alıyoruz. Dalgalar
gitgide karışık şeklide gelmeye başlıyor. Belli bi düzen tutturup dümen
tutmak mümkün değil. Oturduğum yerde kıçım bir o tarafa bir bu tarafa
vurmaya, tekneden resmen dayak yemeye başlıyorum. Başka çare kalmadı
deyip kendimi flok iskotasıyla bağlıyorum dümen başına. Yağmurluğum,
yağmurluğum üzerinde üzerinde can simidim belimde güvenlik halatım,
gözümde yağmur tanelerinden korunmak için gözlüğüm dümen tutmaya
çalışıyorum. Seyrin sonlarına doğru şimşekler artıyor ve fırtına bizi
içerisine çekiyordu. Artık 4-5 mil yolum kaldı Marmara Ereğli si burnuna
yaklaşıyorum. Korkum Burnu dönerken karşıma ne çıkacağı, hava burunun
üzerindeki tepenin arkasından basıyor tepeyi dönünce oluşan boşluktan
çok daha fazla üzerime binmesi. Yaklaştıkça korkum gerçekleşiyor ve
denizde kaldırıyor. Mümkün olduğunca burunun uzağına dümen tutuyorum,
tabi hem yolum uzuyor hemde dalgalar yandan üzerime çullanıyor. Bu
şekilde eziyet bir seyirden sonra burnu çok şükür dönüyorum. İçerisi süt
liman ne dalga var nede rüzgar, sadece yağmur yağıyor. Limana girmeden
haberleştiğim Minevra nın da İsmail abi (devekuşu) pilotluğunda sağsalim
limana bağlandığını öğreniyorum. İçerisi batık kayık ve suda yüzen
halat dolu. Çok pis bir liman. Halatlar arasında slalomla yer aramaya
koyuluyorum. Bir iki balıkçı çıkıp üzerlerine aborda olabileceğimi
söylüyorlar. En musait gördüğüm tekneye yanaşıp bağlanıyorum. Çok şükür
bu eziyet seyirde bitiyor. İskeleye çıkıp sıcak çay, kahve aramaya
koyuluyoruz. Hemen yanımızda bulunan balık ekmekçide buluyoruz ilacımızı
hemen çaylar içiliyor deniz sohbetleri başlıyor. Herkes yolculuğunu
başından geçen olayları anlatıyor. İçeride üç yelkenliyiz biri Turkuaz
adında iki beyfendinin bulunduğu, bizim gibi limana sığınan bir yelkenli
diğeride Minevra. O arada İrfanı arıyorum buralar ondan sorulur napalım
buralarda İrfanım diyorum. Meğer oda buradaymış sağolsun hemen atlayıp
geliyor. Onun sıcak sohbeti ile yeni çaylar söyleniyor. İrfan ın nazik
yemek teklifine gelemeyeceğimi üzülerek bildirerek İlke, İsmail abi ve
İrfanı, İrfanın yazlığına yolcu ediyoruz. Bizde ihtiyaclarımızı
karşılamak üzere market aramaya çıkıyoruz. Niyetimiz gece yola çıkmak
aslında ama zor gözüküyor. Planım kıyı kıyı, yani Marmaranın karaya
yakın en kuzeyinden kıçınkıçın
Yalova ya yaklaşmak. Çünkü Fırtına önümde ben arkasında kovalamayla
geçecek bütün seyir. Biraz şehir de yürüyüş yapıyor tekneye dönüp
dinleniyoruz. Bu arada eşyalarımız kurusun diye teknenin içerisinde webasto yu açık bırakıp çıktığımızdan içeride sıcaklık 60 derece falan. Yaklaşık
iki saat sonra kayığımıza Korsan dostlar geliyorlar. İlke, İrfan ve
İsmail abi, onlarla oturup biraz likid tüketip bugünün ve yarının
kritiğini tekrar yapıp biribirimize iyi seyirler dileyerek onlar
Minevraya bizde geçiyoruz yataklarımıza. Yarın ola hayrola diyor gece
çıkmaktan vazgeçip uyumaya koyuluyoruz.
Marmara Ereğlisi için kısa not :
Liman
içi yani balıkçı barınağı bağlanmak için çok sıkıntılı bir yer ve çok
pis. Demir atmak mükün değil. Balıkçılar samimi ve yardımsever ama
dediğim gibi yer sıkıntısı var. Eğer ille bu limana gelinecekse sahile
yakın bir yerde alargada kalmak daha uygun, orada da sahildeki müzik
rahatsız edebilir.
Son seyrimiz Marmara Ereğli sinden Büyükçekmece açıklarını takip
ederek Büyükadanın Kuzey ucundan Yalova ya dönerek kıyı kıyı seyrimizi
bitirmek. Yaklaşık bir saat gayet sakin bir seyirden sonra olağan rotam
olan Marmara denizinin ortasından direk Yalova ya dümen kırıyorum.
Görüldüğü üzere keyfimiz yerinde.
Mesafem yaklaşık 60
mil. Rüzgar apazdan 10 knot civarı dalga yüksekliği yaklaşık 50 cm.
Kolayına bir seyir başlıyor bizim için. Tam arma ve motor ile hızımız
6,5 knot. Beklentimin üzerinde. Macerasız bir on saat sonunda bizim
sulara yaklaşmanın verdiği mutlulukla benden haber bekleyen tüm
korsanları ve denizci dostlarımı aramaya başlıyorum. Heyhat ben geldim
diyerek. . Yalova
açıklarına 6 mil kala hava düşüyor çok tatlı bir melteme dönüyor
rüzgar. Fırsat bu fırsat diyerek davranıyorum Yaşar Serdar korsanın
yanınızda bulunsun belki lazım olur diyerek verdiği balona. İyiki de
almışım Denizin Fatihi nde ilk defa Balon açacağız. Çok tatlı bir
heyecan kaplıyor içimizi.
İki saat süren balon zevkinden sonra saat 20:00 civarı Yalova ya
yerimize yanaşıyoruz. Ponton girişinde, Komuşularım Bengül teknesi
kaptanı Cengiz Abi ve Ares Teknesi Kaptanı Hakan Abi bizi bekliyordu. En
güzelide iki aylık Canım Kızım Tuana Su nun ve Eşim Denizin, Özgürün 6
aylık canı Oğlu Edin in ve eşi Fatma nın bizleri heyecanla selamlaması
oldu. Bu keyif hiçbir şeye değişilmezdi. Onları pontonda görmek
inanılmaz bir mutluluktu.
Eveeeettttt iki macera perest, turist döndü yuvalarınaaaa biz çıkalım kerevetineeee.
Herkese Selamlar.
Fatih Tanış
Bu arada gece tam uykuya dalarken Deniz bir daha seni asla yalnız uzaklara yollamam dedi ama ben uyuyor numarası yaptım.